Kudüs Ziyaret Yerleri


Kudüs, surlarla çevrili eski şehirden ve sur dışında yer alan bitişik mahallelerden oluşmaktadır. Surlar 12 metre yüksekliğinde, 4 kilometre uzunluğundadır. Sur içinde yaşayanların büyük çoğunluğu Müslüman, bir kısmı Yahudi, küçük bir kısmı da Hıristiyan’dır. Sokaklar dar ve dolambaçlıdır. Evler hep beyaz taştan inşa edilmiş, beton yapılar buraya girememiştir. Müslümanlar, bu kutsal şehre ”Kudüs” veya ”Beytül Makdis” derler. İbraniler şimdi ” Jaruselam” ”Daru-s Selam”diyorlar ” Barış Şehri” anlamında. Beş bin yıldır insanların yaşadığı Kudüs, her kenarı yaklaşık bir kilometre uzunluğunda surlarla çevrili bir dikdörtgen biçiminde. Şehrin en göze çarpan yapısı Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538-40 yılları arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntılarını üstüne yaptırdığı eski Kudüs surlarıdır. Kudüs’e ilk yerleşenler, Arapların ilk ataları olan Amalika kavmidir. Kudüs, Kenanilerin bir kolu olan Yebusilerce kuruldu. Bölge o zamanlar ”Kenan Diyarı” olarak bilinirdi. Hz. İbrahim, milattan önce 2000 yılında Kudüs’e uğradı. İsrailoğulları Firavun’un zulmünden kurtularak Hz. Musa’nın önderliğinde ”Arz-ı Mevud” denilen Vadedilmiş Topraklara doğru büyük bir göç başlattılar. Milattan önce 11. yüzyılın sonlarında ilk devleti kurdular. İlk kral ve komutan Kuran diliyle Talut oldu. Talut’tan sonra İsrailoğullarının başına Hz. Davut geçti. Hz. Davut, Kudüs’ü de alarak devletin başkenti yaptı. Hz. Davut, Mescidi Aksa’nın ilk temelini attı. Yerine geçen oğlu Hz. Süleyman, Mescidi Aksa’nın inşaatını tamamladı. Kudüs tarih boyunca; Babillilerin, Pers İmparatorluğunun, Büyük İskender’in, Romalıların, Sasanilerin, Bizanslıların hakimiyeti altında yaşadı. Kudüs, 624 tarihine kadar Müslümanların kıblesi olarak kalmıştır. 620’de Peygamberimizin(s) Mirac’a çıkmasıyla Mescidi Aksa ve dolayısıyla Kudüs, İslam tarihinde önemli bir yer oldu. Peygamberimizden(S) sonra Hz. Ebubekir, Amr b. As’ı, sonra da Halid b. Velid’i Filistin’in fethi için görevlendirdi. Hz. Ömer zamanında Müslümanlar Kudüs’ü kuşattı ve barış yolu ile şehir fethedilmiş oldu. Hz. Ömer, sahabilerin ileri gelenlerinden Muaz b. Cebel ve Ubade b. Samit’i halka, İslamiyeti öğretmeleri için Kudüs’e tayin etti. Ubade, Kudüs’ün ilk kadısı oldu. Emevi Halifelerinden Abdülmelik b. Mervan, Peygamberimizin(s) Mirac’a çıkarken üzerine bastığı Sahra’nın (büyük kaya parçası) üzerine tek kubbeden meydana gelen Kubbetu-s Sahra’yı yaptırdı. Kudüs’ü Haçlıların ele geçirmesinden sonra Suriye’de hakim olan Selahaddin-i Eyyubi, Hittin savaşında Hıristiyanları mağlup ederek Kudüs’ü tekrar Müslümanların hakimiyetine geçirdi. 1917’de Kudüs, Fransız- İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edildi ve daha sonra İngilizlerin himayesi altında Filistin’in başşehri oldu. Doğu Avrupa ülkelerinden göçlerle gelen Yahudiler yüzünden şehrin nüfus yapısı Müslümanların aleyhine değişti. Kudüs, 1947’de BM Kurulu tarafından uluslararası statüye kavuşturuldu. Bu karara Yahudiler sevinirken Müslümanlar karşı çıktı ve bu yüzden şiddetli çarpışmalar meydana geldi. 14 Mayıs 1948’de İngilizler koruma rejimine son verdi. Aynı gün ilan edilen İsrail Devleti, yeni Kudüs’ü kapsarken; Mavera-i Ürdün ve Filistin’in geri kalan bölümlerini eski Kudüs ile birlikte 28 Mayıs 1948’de işgal etti. 1967 ” Altı Gün Savaşları” sonucunda Kudüs’ün Ürdün kesimi ise İsrail tarafından işgal edildi. Bu fiili ilhak, İsrail Parlamentosunun 30 Temmuz 1980 ‘de ” Birleşik Kudüs’ü İsrail’in ebedi başkenti” ilan eden bir temel yasayı benimsemesiyle onaylandı.

Mescidi Aksa, dünya üzerinde insan eli ile inşa edilen ikinci mescittir. İlk mescidin, Mescidi Haram olduğu zaten ayetle sabittir. Mescidi Aksa’nın, ikinci mescit oluşunu Peygamberimiz(s) bildirmektedir. Ebu Zer el-Gıfari sorar” Ya Rasulallah! Yeryüzünde ilk mescit hangisidir?” Peygamberimiz(s) ”Yeryüzünde ilk mescit Mescidi Haram, ikincisi ise Mescidi Aksa’dır. Aralarında 40 yıl vardır.” buyurmuştur. ( Buhari) Mescidi Aksa, Mekke’deki Haremi Şerif ve Medine’deki Mescidi Nebevi’den sonra üçüncü mukaddes mescittir. Bu mukaddes mekanları Peygamberimiz(s) şöyle ifade etmiştir: ” Sadece üç mescit için özel olarak yolculuğa çıkılır: Mescidi Haram, benim Mescidim ve Mescidi Aksa.” Mescidi Aksa, insanlığın ilk kıblesidir. Nuh Tufanından önce ve sonra müminlerin ibadet ederken yöneldikleri kıbledir. Hicretin ikinci yılına kadar Müslümanların da kıblesiydi. ”Artık yönünü Mescidi Haram’a çevir. ” (Bakara.144) ayeti inince Peygamberimiz(s), namazlarında bundan sonra yönünü Mescidi Aksa’dan Mescidi Haram’a çevirdi. İslam tarihinde Mescidi Aksa’yı asıl öne çıkaran ve onu mukaddes kılan; Peygamberimizin(s) Mirac’a buradan yükselmesidir. Hicretten bir buçuk sene önce Allah’ın özel daveti üzerine Peygamberimiz(s), Cebrail’in (a.s) rehberliğinde bir Cennet bineği olan Burak’a binerek Mekke’deki Mescidi Haram’dan Kudüs’teki Mescidi Aksa’ya gelmiştir. Burada bütün peygamberlerle görüşmüş, onlara imam olarak iki rekat namaz kıldırmıştır. Bir hutbe okumuş ve ondan sonra göklere, ilahi huzura kadar yükselmiştir. Mirac hadisesi Kuran’da şöyle ifade edilmiştir: ”Ayetlerimizden bir kısmını, kendisine göstermek için kulunu bir gece Mescidi Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.” (İsra.1) Mübarek kılınan Mescidi Aksa’nın çevresi, başta Kudüs olmak üzere Filistin topraklarıdır. Bugün Mescidi Aksa’nın kapladığı alan 144 dönüm kadardır. Eski Kudüs surları içinde etrafı ikinci bir surla çevrilidir. Şu anda Mescidi Aksa’nın dört minaresi vardır. Mescidi Aksa’nın genellikle namaz vakitlerinde Hıtta kapısı açıktır. Esbat, Magaribe ve Silsile kapıları Cuma günleri açılır. Esbat kapısı ya da Aslanlı kapıya; Hz. Yakub’un oğullarına nisbetle bu isim verilmiştir. Burası mescidin kuzeydoğu tarafının en son kısmıdır. Ziyaretçiler daha çok bu kapıdan girerler. Bu kapı aynı zamanda şehrin kapısıdır. Hıtta kapısı; Mescidi Aksa’nın kuzey kapısıdır. Bu kapıdan eğilerek girilmektedir. Mescidi Aksa’nın temelini atan ve ilk duvarlarını ören Hz.Davut’tur. Fakat tamamlayamadan vefat etti ve bitirilmesini oğlu Süleyman’a(a.s) vasiyet etti. Hz. Süleyman, önce Kudüs’ün etrafına beyaz taştan kalın ve uzunca bir sur yaptırdı, sonra mescidi tamamladı. M.S. 70 yılında Romalılar, Mescidi Aksa’yı yerle bir etti. Bu yıkımdan sonra geriye sadece Batı duvarının bir parçası olan ve bugün Müslümanlarca ” Burak Duvarı”, Yahudilerce de ” Ağlama Duvarı” olarak bilinen bölüm kaldı. Burası Yahudi emellerinin simgesi ve kutsal bir ziyaret yeri haline getirildi. Emevi halifelerinden Abdülmelik b. Mervan, bugün namaz kılınan ve Mescidi Aksa olarak bilinen caminin altında bulunan ve Mervan Mescidi olarak adlandırılan kısmı elden geçirdi ve cami haline getirdi. Daha sonra da mübarek taşın yani Sahra’nın üzerine bugünkü altın kubbeli mescidi inşa ettirdi. 1099 yılında Haçlılar, Mescidi Aksa’yı kiliseye çevirdiler. 1187’de Selahaddin Eyyubi, Mescidi Aksa’yı yeniden camiye çevirdi ve üç bin tahta parçasından oluşan muhteşem bir minber yaptırttı. Bu minberde hiç çivi kullanılmamıştır. Bu minber bir yahudinin camiyi ateşe vermesi ile tamamen yanmış ve yok olmuştur. 1923’te Türkiye’den giden Mimar Kemalettin Bey, Kubbetu’s- Sahra ile birlikte Mescidi Aksa’yı da yeni baştan tamir etti. Mescidi Aksa, bugün bir orta ve üçer yan sahandan oluşmaktadır. Kıble tarafına paralel uzanan bir çapraz sahan ve bunun orta sahanla kesiştiği yerde de kubbe vardır. Mescidi Aksa’nın kubbesi birbirine geçmeli iki kubbeden oluşur. İçerideki kubbe ahşap; dışarıdaki kubbe ise dışarıdan görünen kurşun kubbedir. 1967’de İsrail askerleri camiye girerek Müslümanları şehit etti. PEYGAMBERLER MESCİDİ VEYA KADİM( ESKİ) MESCİDİ AKSA Mescidi Aksa’nın tam altında büyük bir mekan vardır. Caminin kapısından sekiz basamaklı merdivenle camiye girilir. Burada yüksek tavanı taşıyan kalın duvarlar bulunmaktadır. Alt tarafında ise mihrap ve minber vardır. Bu alt kata ”Eski Aksa” ismi verilir. Giriş kapısı Mescidi Aksa’nın önündendir. İçeride iki bölüm vardır.

Kudüs’ün ve Mescidi Aksa hareminin bir sembolü olarak gördüğümüz altın kubbeli, mavi çinili olarak sekizgen biçimde olan cami Kubbetü’s- Sahra’dır. İçinde bulunan ve İslam tarihinde ” Sahra”olarak bilinen mukaddes kaya insanlık tarihi kadar eskidir. Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan, Kubbetü’s- Sahra’yı 691 tarihinde yaptırdı. İnşaat masrafları için ayırdığı parayı saklamak için Kubbetü’s- Silsile ( Zincir Kubbesi) diye anılan binanın yapılmasını emretti. Rivayete göre bu binayı o kadar beğendi ki, Kubbetü’s-Sahra’nın da aynı plana göre yapılmasını emretti. Sahra abanoz ağacından bir kafes ve dibadan perdeler ile çevrili idi. Sekizgen tarzında yapılan Kubbetü’s-Sahra’nın yapımında Bizanslı ve Suriyeli sanatçılar çalışmıştır. Kubbetü’s-Sahra’nın dört kapısı vardır. Kuzeyde Cennet kapısı, güneyde Kıble kapısı, doğuda Nebi Davud kapısı ve batıda Silsile veya Mağrib kapısı. Kubbetü’s-Sahra’nın iç kısmının ilk bölümü, sekiz ayak ve bu ayakların arasında bulunan ikişer sütundan meydana gelmiştir. Kubbeyi tutan ikinci kısım ise dört ayak ve on iki sütunun taşıdığı ve on altı pencereli yüksek bir kasnağa oturan kubbeyle örtülüdür. Kubbetü’s-Sahra’nın en gösterişli bezemeleri kubbe, kubbe kasnağı ve kemer aralarını süsleyen altın zemin üzerine sarı ve yeşil mozaiklerdir. Bugün Kubbetü’s-Sahra’nın dışında gördüğümüz çini ve yazı 450 yıldır orijinal hali ile boy göstermektedir. [/toggle_content] [toggle_content title=”SAHRA- MUALLAK TAŞI”] Sahra tam kubbenin altında bulunmaktadır ve altına merdivenle inilmektedir. Sahranın içi, mağara kısmı 70 kişiliktir. Tam orta yerinde tepede büyük bir delik bulunmakta, burada büyükçe bir avize asılıdır. Daha önceleri değerli bir inci, Hz. İbrahim’in kurban ettiği koçun boynuzu, Peygamberimizin(s) ve Hz. Ömer’in sancağı, Hz. Hamza’nın kalkanı; kubbenin ortasında sarkan bir zincirde asılı olarak muhafaza edilmekteydi. Bu emanetler sonradan Abbasiler tarafından Kabe’ye götürüldü. Sahra yarım daire şeklindedir. Yuvarlak yanı doğuya, düz yanı batıya bakar. Güneybatısında bulunan bir mermer sütun parçası üzerinde Peygamberimizin(s) Mirac gecesinde göğe yükselmek için Burak’a bindiği sırada oluşan ayak izi vardır. Ayak izi zarif bir kubbenin içinde bulunmaktadır. Bu kubbe, kıble tarafından, Sahra’nın altına inerken sol tarafta yer almaktadır. 11 basamakla inilen Sahra’nın altı olan mağaranın yüksekliği yaklaşık iki metre kadardır. Kubbetü’s-Sahra’nın avlusunda sekiz adet kemer vardır. Kubbetü’s-Sahra avlusunda müstakil olarak duran tek kubbeli, üçü açık, diğeri kapalı bulunan dört adet şirin yapı yer almaktadır. Bunlardan; Kubbetü’n- Nebi mihrabında, Peygamberimiz(s), Mirac gecesinde peygamberlere ve meleklere namaz kıldırmıştır. Kubbetü’s- Sahra’nın dört kapısı bulunmaktadır: Aksa, İsrafil, Cennet ve Batı kapıları.

Bu dağ, Tur Dağı’dır. Hıristiyanlık inancına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yer burasıdır. Burada birçok kilise bulunmaktadır. Mescidi Aksa’nın tam karşısına düşen tepedir. Yahudilere göre, Kıyamet günü Cennete ilk ve en erken bu tepeye defnedilmiş olanlar girecektir. Bu yüzden bu tepe kutsaldır ve bu mezarlık dünyanın en pahalı mezarı konumundadır. Bu dağ, Kudüs için ruhla ceset gibi stratejik bir konuma sahiptir. Kudüs’ün gerek fethi, gerekse işgali hep bu tepeden gelen ordular tarafından yapılmıştır. Ayrıca Hz. Davut’tan Hz. İsa’ya kadar bütün peygamberler tarafından pek çok önemli olay burada cereyan etmiştir. Hz. Davut, M.Ö. 1049 yılında Kudüs’ün fetih ateşini ilk olarak Zeytin Dağı’nda yakmıştır. Hz. İsa, M.S. 30 yılında havarileri ile birlikte bu dağa çıkar, sohbet ederdi. Yahudiler, Hz. İsa’yı öldürmek için tuzak kurduklarında İsa(a.s.), Zeytin Dağı’na çıktı. Zeytin Dağı, asıl olarak Müslümanların nazarında mukaddes ve mühim bir dağdır. Tin suresinin ” İncire ve zeytine, Sina dağına, ve bu emniyetli şehre yemin olsun ki…” mealindeki ilk ayetlerinde geçen” zeytin” ifadesi bir rivayete göre bu dağa işaret etmektedir. Kudüs’ün fethi sırasında Hz. Ömer, bir süre bu dağda ikamet etmiştir. Hz. Ömer ve Selahaddin Eyyubi’nin askerlerinden şehit düşenler burada bulunmaktadır. Meşhur sahabi Selman-ı Farisi’nin türbesi Zeytin Dağı’ndadır. Hz. Meryem’in mezarı da Zeytin Dağı eteğinde Bab-ı Esbat tarafında yer olmaktadır. Burada Prenses Helenan’nın yaptırdığı ” Cismaniye” adında bir kilise vardır.

Selman-ı Farisi, Zeytin Dağı’nda camii ve türbesi bulunan sahabilerden birisidir. Aslen İranlı olan Hz. Selman, İslamı, uzun yıllar aradıktan sonra bulan bir bahtiyardır. Hz. Selman, Arabistan tarafına giden bir kafileye katıldığında, kafiledeki bazı zalimler, Hz. Selman’ı bir yahudiye köle olarak sattılar. Medine’ye vardığında Peygamberimizin(s) huzuruna vardı. Başka bir gün Peygamberimizin(s) yanına vardı, arkasına geçti, bu esnada Peygamberimiz(s), aniden sırtını açtı, peygamberlik mührü göründü. Hz. Selman, hemen Peygamberimizin(s) ayaklarına kapandı. Her şeyi apaçık görmüştü. Hemen iman şerefine erdi. Ama hala köleydi. Kurtulması için Yahudi, ondan üç yüz hurma ağacını dikip yetiştirmesini ve kırk okka da altın vermesini istedi. Meseleyi Peygamberimize(s) açtı. Allah’ın Rasulü(s) de ondan üç yüz kadar fidan getirmesini istedi. Peygamberimiz(s), açılan çukurlara fidanları kendi eli ile dikti, fidanlar aynı sene meyve verdiler. Bu bir mucizeydi, normalde bu mümkün değildi. Hz. Selman, yahudiye hurma borcunu ödedi. Sıra altına gelmişti. Sahabilerin yardımı ile yumurta büyüklüğünde bir parça altın bulundu. Hz. Selman, artık serbestti. Peygamberimizin(s) en yakınları arasındaydı. Hendek savaşı öncesiydi. Efendimiz(s), savaş hazırlıklarına başlamıştı. Sahabiler ile istişare ediyordu. Nasıl bir savaş taktiği uygulanacaktı? Hz. Selman, bir teklifte bulundu. Medine’nin etrafına hendek kazılacak, böylece düşman şehre giremeyecekti. Cazip bir teklifti, hemen uygulandı. Sonuç; on bin kişilik müşrik ordusu perişan olarak çekip gittiler. Hz. Ömer, onu İran’ın fethi üzerine Medayin şehrine vali tayin etti. Ama hep sade yaşadı. Kudüs’ün fethine katılan Hz. Selman, bir süre burada kaldı. Hz. Osman zamanında Medain’de vefat etti. Şimdilerde ise Zeytin Dağı düzlüğünde Selman-ı Farisi Mescidi’nin içinde Hz. Selman’ın sağ tarafta sembolik olarak bir sandukası vardır.

Rabiatü’l Adeviyye, gönlünde Allah sevgisinden başka bir sevgi olmayan bir mana insanıdır. Hicri 100 ile 180 yılları arasında yaşamıştır. Basra’da doğmuş, büyümüş, manevi hayatını burada geçirmiştir. Rabia, küçük yaşta babasını kaybeder. Basra’da kıtlık zamanında zalim bir adam onu katı yürekli bir adama satar. Tam bir köle hayatı yaşar. Bu sırada Rabiatü’l Adeviyye, manevi tecellilere mazhar olur. Onun bir kerametini gören efendisi kendisini serbest bırakır. Rabia, hürriyetine kavuşur kavuşmaz dünya hayatına dalmış, bir takım günahlara girmişti. Bu sırada büyük veli Rebah b. Amr ile tanışır. Ondaki cevheri gören Rebah b. Amr, onu dünya aleminden çeker, Allah yolunda ilerlemesine yardımcı olur. Rabiatü’l Adeviyye, ömrünün son yıllarını Kudüs’te geçirdi ve burada vefat etti. Hem evi, hem inziva yeri, hem de şu anda türbesi olan mekan bütün orijinalliğiyle durmaktadır. Taştan oyma bir kapıdan girilir. Beş on kişinin namaz kılabileceği kadar bir yerden geniş aralıklı dik merdivenlerden aşağı çilehanesinin ve kabrinin bulunduğu yere inilir.

Bu duvarın asıl adı Burak Duvarı’dır. Zira Peygamberimiz(s), Mirac’a çıkarken bu duvara Burak isimli bineğini bağlamıştı. Bugün ” Burak Mescidi” olarak bilinen mescidin batı duvarı, bu duvardır. Burak duvarının bulunduğu mekan, Selahaddin Eyyubi tarafından tamir ettirilmiş, inşa edilmiş ve vakfedilmiştir. Böylece Mescidi Aksa hareminin bir parçasıdır. Bu duvarın ait olduğu Süleyman Mabedi ( Beytü’l Makdis), Hz. Süleyman tarafından inşa edilmiştir. Duvarın uzunluğu yaklaşık 485 metredir. Yüksekliği 18 metredir. Duvardaki taşlardan bazılarının uzunluğu 12 metre, yüksekliği bir metre, ağırlığı ise 100 tondan fazladır. Yahudilerin en büyük emeli, yıkılan Süleyman Mabedi’ni orijinal haliyle yeniden yapmaktır. Ancak Ahd-i Atik’te nakledilen Beytü’l Makdis’in eski ölçülerine göre yeniden yapılması Kubbetü’s- Sahra’nın yıkılmasına bağlıdır. Bugün Kudüs’ün tanıtıldığı turistik dökümanlarda Mescidi Aksa ve Kubbetü’s- Sahra’nın bütünüyle yıkılarak yerine Süleyman Mabedi’nin yapılacağı ve nasıl bu hale getirileceği açıkça anlatılmakta ve mabedin maketi yer almaktadır.

Eyyubi devletinin kurucusu, büyük alim ve gönül insanı olan Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlıların elinden kurtarmıştır. Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ün fethi ve Haçlılardan korunması sırasında karargahını meşhur Kıyamet Kilisesi’nin duvarı dibinde bulunan bir eve taşımıştı. Vefatından sonra bu ev mescide çevrildi. Eyyubi mimari tarzının tipik bir örneği olan cami iki bölümden oluşur. Genişçe bir giriş kısmından sonra asıl camiye geçilir. Bin kişi kadar bir cemaat alan caminin sol yanından merdivenle aşağı inilir. Burası Selahaddin Eyyubi’nin karargahı ve aylarca yaşadığı küçük bir odadan ibarettir.

Hz. Ömer, Kudüs’teki Kıyamet Kilisesi’ni ziyaret ederken namaz vakti girmiş, Patrikin ısrarına rağmen namazını kilisede kılmamış ve kilisenin güney tarafında yakın bir yerde kılmıştı. Daha sonra bu mekana Emeviler zamanında bir cami ve minare yapıldı. Cami iki bölümdür. Giriş bölümünden sağ tarafa bir kapı vardır, ikinci bölüme girilir. Burası daha geniştir. Tam ortasında bir kuyu vardır. Kıyamet kilisesinin çan kulesi ile caminin minaresi yan yanadır.

Hıristiyanların inancına göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden üç gün sonra naşını alıp bugünkü Kıyamet Kilisesi’nin bulunduğu yere getirdiler, buraya defnettiler. Defnettikleri gecenin sabahında mezarın açıldığına ve Hz. İsa’nın göğe yükseldiğine ve kıyamete yakın bir zamanda tekrar buraya geleceğine inanırlar. Bizans imparatoru Konstantin’in annesi Helena, 335 tarihinde bu kiliseyi yaptırdı. İranlılar Kudüs’ü işgal edince diğerleri ile birlikte bu kiliseyi de yakıp yıktılar. Daha sonra Rahip Modistos, 636 yılında Kıyamet Kilise’sini yeniden yaptırdı. Bu kilise, dünyanın en muhteşem, en güzel ve o zamana kadar en büyük ve bugün Hıristiyanlık aleminin en kutsal kilisesi olarak bilinir. Kilisenin içi altın mozaiklerle süslüdür. Kilise biri büyük, diğeri küçük olmak üzere iki kubbeden oluşur. Büyük kubbe, Hz. İsa’nın mezarının üzerinde yapılmıştır, diğeri de ” yarım dünya” olarak bilinen küçük kubbedir. Burada Hz. İsa’nın, doğumundan önce başlayarak hayat safhaları tasvir edilmiştir. Kilisenin içinde ilk girişte kapının karşısındaki büyük mermer taş, Hz. İsa’nın mezarının olduğu yeri simgeler. İçeride solda ise kilisenin ihtişamlı bol süslemeli muazzam absiti (cami mihrabı gibi) vardır. Hıristiyan mezhepleri arasındaki ihtilaflardan dolayı kilisenin anahtarının muhafazası ve her gün açılık kapanması işlerini iki Müslüman aile yürütür. Bu durum, Hz. Ömer zamanından beri böyle devam etmektedir.

Hz. Musa Külliyesi, Kudüs ile Eriha yolu üzerinde Lut Gölüne inerken, konum olarak deniz seviyesinden 300 metre kadar aşağıda yer alan coğrafi bir bölgede bulunur. Kudüs’e 28 km, Eriha’ya 8 km. dir. Bir yeşil otun dahi bitmediği, bir tek ağacın yeşermediği, alabildiğine çıplak, boz tepelerin ortasında çevreye maddi manevi hayat veren bir makam. Burası bir kervansaray, 5 dönüm bir alan üzerine kurulmuş, iki katlı, açık- kapalı 100 odadan oluşan, camii ve türbesi ile tarihi, manevi ve münzevi bir mekan. Caminin kuzeyinde mütevazı bir minaresi de mevcut. Hz. Musa’nın kabrinin üzerine türbeyi ve yanına mescidi il defa Memluk Sultanlarından Sultan Baybars yaptırmıştır. İlerisine de tamir ve bakım işlerinin yapılabilmesi için geniş bir arazi vakfetti. Kervansaray ise Osmanlı dönemi eseridir. Hz. Musa, 120 yaşında vefat etmiştir. ”Ulu’l Azm” denilen beş büyük peygamberden biridir. Kuran’da adı ve kıssası en çok geçen bir peygamberdir. İsrailoğullarını hidayete getirmek için çok büyük gayretler göstermiş bir nebidir.

HALİL ŞEHRİNDE HZ. İBRAHİM, HZ. İSHAK, HZ. YUSUF VE ZEVCELERİNİN KABİRLERİ Hz. İbrahim ve evlatlarının türbeleri, Halil şehrindeki Halil Camii’nin içindedir. Hz. İbrahim, hanımı Sare vefat edince içinde bir mağara bulunan ağaçlık bir arazi satın aldı ve hanımını buraya defnetti. Sare, 127 yaşında vefat etmişti. Daha sonra Hz. İbrahim, 175 yaşında iken ahrete irtihal edince aynı mekana defnedildi. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak ve hanımı Rıfka da aynı yere defnedildiler. İleriki tarihlerde Mısır’da vefat eden Hz. İshak’ın oğlu Hz. Yakub ile hanımı Lamia’nın tabutları da bu mağaraya konuldu. Hz. Yusuf, Mısır’da vefat etmişti. Onu mermerden bir tabuta koyup Nil nehrine bırakmışlardı. Hz. Musa zamanında Allah’ın emriyle Nil nehrinden çıkartıldı, Halil’e getirildi ve mağarada yer kalmadığından mağaranın yanı başına defnedildi. Bu mağara, Bizanslılar tarafından bulunmuş ve üstüne kilise yapılmıştı. Kabirlere de işaret koymuşlardı. Emeviler zamanında kabirler açılıp bakıldığında bu mezarların Hz. İbrahim ve ailesine ait olduğu görüldü. Bunun üzerine kiliseyi camiye çevirdiler, kabirlerin üzerine de sanduka yaptılar. Halil Camii, mağaranın ölçüleriyle aynı ölçüdedir. 56 m. uzunluğunda 33 m. genişliğinde ve 15 m. yüksekliğindedir. 1967 işgali sonrası Museviler de camiye belli aralıklarla girip ayin yapmaya başladı. Bu devirde karşılıklı olarak ziyaret hürriyeti vardı. Fakat 1994 yılında 25 Şubat günü 15 Ramazan’a denk geliyordu. Cuma sabahı sabah namazında yaklaşık 1000 Müslüman vardı. Cemaat secde halindeyken Gold Stein adında fanatik bir Yahudi, makineli tüfekle insanları taradı. 29 kişi şehid oldu, 300 kişi de yaralandı. Bu olaydan sonra cami, 9 ay kapalı kaldı. Cami açıldığında ikiye bölünmüş olarak tekrar ibadete açıldı. Fakat caminin, Hz. Yakup ve hanımı ve Hz. Yusuf’un türbelerinin bulunduğu ön kısmı sinagoga çevrilmişti. Caminin tamamı senenin 10 günü Müslümanlara; 10 günü de Yahudilere veriliyor. Bu on gün Müslümanların ve Musevilerin bayram günleridir. Cami hafif yamaç bir yere inşa edilmiştir. Camiye 20- 25 basamaklı merdivenle çıkılır, caminin birinci kısmına girilir. Asıl caminin içine girmeden hemen karşıda yeşil renkli parmaklıklardan Sare’nin türbesi görülür. Caminin kapısından içeri girince sekizgen şeklinde iki büyük sanduka göze çarpar, sağdaki Hz. İshak’a, soldaki de eşi Rıfka’ya aittir. Aynı hizada caminin diğer kapısından geçerken hemen sağ tarafta Hz. İbrahim’in türbesi görülür. Türbenin hemen sağ tarafında kapının solunda dar bir köşede ise Peygamberimizin(s) mübarek ayak izi dikkati çeker. Peygamberimiz(s), Mirac gecesi Kudüs’e geldiğinde üç yere uğramıştı. Birincisi Hz. Musa’ya; ikincisi Mescidi Aksa’ya ve üçüncüsü de büyük dedesi Hz. İbrahim’e. İşte bu ayak izinin o zamandan geldiği rivayeti vardır. Yine aynı hizada birkaç metre ileride sağda Hz. Yusuf’un türbesi, yanında Hz. Yakup’un hanımı Lamia’nın türbesi, karşısında ise Hz. Yakub’un türbesi bulunur. Fakat bu üç türbe, Yahudilerin işgali altındaki sinagog bölümünde bulunmaktadır. Mezarlar asıl itibariyle caminin 15 m. altında yer alan mağarada bulunmaktadır. Caminin minberi; abanoz ve ceviz ağacından hiç çivi çakılmadan yapılmış olan çok kıymetli ve muhteşem bir minberdir .Yeni konmuş gibi durmakta ve üzerinde gergef gibi kufi kitabeli hat sanatının şaheseri görülmektedir. Kare kesitli tek şerefeli caminin iki minaresi de Memlükler tarafından yapılmıştır. Bugün türbenin üzerinde bulunan iyice solmuş ve rengini atmış olan örtüler Sultan Abdülhamit Han’ın gönderdiği örtülerdir.

Lut Gölünün tarih boyu değişen isimleri vardır. Tevrat’ta ” Tuz Denizi”, Batı kaynaklarında ve Arap dilinde” Ölü Deniz” denmektedir. İslam tarihinde Lut kavminin helak edildiği şehrin bulunduğu yer olarak geçer. Göl, etrafı açık renkli kireç taşından oluşan, kuzeyden güneye doğru uzanan derin bir çukuru kapsar. Gölün kuzeyden güneye uzunluğu 80 km. eni ise yaklaşık 16 km. dir. Lut gölü, deniz seviyesinden 400 m. çukurdadır. Herhangi bir akarsu ile beslenmez. Gölün suyunun derinliği ise güneydeki koyda 5- 6 metreyi geçmediği halde, diğer yerlerde ortalama 150 m. yi bulurken, kuzeye doğru ise 400 m. ye kadar iner. Gölün tuzluluk oranı binde 240’ı aşmaktadır. Bu durum açık denizlerde binde 35 civarındadır. Göl suyuna kötü bir tat ve yağlımsı bir hal veren, magnezyum klorür, sodyum klorür, kalsiyum ve potasyum klorürdür. Bugün Ürdün buradan potasyum ve tuz üretmektedir. Önceleri göl üzerinde faal bir biçimde ulaşım yapılırdı. Gölden elde edilen çamurun romatizma ve cilt hastalıklarına iyi geldiği söylenmektedir.

Hz. İbrahim, hicretten 2893 yıl önce dünyaya geldi. Fırat ve Dicle’nin süslediği Babil’de yaşadı. Babası Azer, Nemrud’un putçuluğunu yapardı. Hz. İbrahim’in unvanı Halil’dir.Halilullah, ”Allah’ın dostu” demektir. Kardeşi Harran, Hz. Lut’un babasıydı. Nemrut, tanrılık davasını sürdürüyordu. Nemrut’un kavmi yıldızlara da tapardı. Hz. İbrahim, dünyaya geldiği sırada Babil’deki kahin ve astrologlar bir şeyler sezmiş ve Nemrut’a, bu yıl bir çocuğun dünyaya geleceğini, onun dinini değiştireceğini, saltanatını yok edeceğini, doğacak bütün erkek çocukları yok etmesi gerektiğini, bildirdiler. Nemrut, hemen tedbirler aldı. Yeni doğan her erkek çocuğu anında öldürecekti. Bu emri verdiği sırada Azer’in hanımı da hamileydi. Azer, çocuğu Nemrut’un elinden kurtarmak için eşini Basra yakınlarında( bir rivayette Urfa) bir mağaraya götürdü. Doğum orada gerçekleşti. Bebek İbrahim, mağarada 15 ay kaldı. Fakat harika bir şekilde hızla büyüyordu. On beş yaşlarında gürbüz bir çocuk seviyesine geldi. Babası Azer, put ticareti de yapıyordu. Hz. İbrahim, büyüyüp delikanlı çağına gelince, eline birkaç put verdi, satması için çarşıya gönderdi. Genç İbrahim, putların boynuna birer ip taktı, sokakta sürümeye başladı. Bir yandan da” Hiçbir fayda ve zarar vermeyen bu putları satın alan var mı?”diye bağırıyordu. Kimse satın almadığı gibi, ” başımıza bir bela gelir” korkusuyla ona yaklaşamıyorlardı. İbrahim satamadığı putları ırmağın kıyısına götürüp baş aşağı suya sokuyor, su içmelerini istiyordu. Bir gün Cebrail(a.s.) geldi, peygamberlik müjdesini verdi. Bundan sonra Hz. İbrahim, kavmini doğru yola çağırmaya başladı. Kavmi yıldızlara tapıyordu. Önce yıldızların tanrı olamayacağını ispat etmek istedi. Bir gün güneş batıp da etrafı karanlık kaplayınca başını semaya kaldırdı. Gökte parlak bir yıldız görünüyordu. ”İşte Rabbim budur” dedi. Kavmi de böyle bir şey bekliyordu ve bu duruma sevindiler. Fakat sabah olunca yıldızlar kayboldu. Kavmine dönüp” Bu olmadı, benim Rabbim böyle ortadan kaybolamaz. Böyle kaybolanlar, Rab olamazlar.” dedi. Ertesi gün ayın doğuşunu seyretti ve ” Rabbim bu mu?” diye seslendi. Fakat o da sabah olunca kayboldu. Sonra güneş doğdu. Güneşin bu parlaklığı karşısında ” Benim Rabbim işte budur. Çünkü bu, hepsinden büyük, hepsinden parlak” dedi. Akşam oldu. Bu sefer güneş de battı. Bunu gören Hz. İbrahim ” Ey Kavmim! Ben, sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben bütün batıl dinlerden uzak ve Allah’ı bir bilerek , gökleri ve yeri yaratana yüzümü çevirdim. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” dedi. Bu üslup, Hz, İbrahim’in insanlara Allah’ın varlığını anlatma üslubuydu. O gün bayramdı. Halk puthanede toplanmıştı. Hz. İbrahim’de oradaydı. Halk bayram yerine eğlenceye gitti. Hz. İbrahim puthanede kaldı, eline baltayı aldı, büyük put hariç bütün putları kırıp yere serdi. Sonra da baltayı götürüp büyük putun boynuna astı. Halk puthaneye dönünce dehşete kapıldı, akıllarına ilk gelen isim, Hz. İbrahim oldu. Çünkü geride sadece o kalmıştı. Hz. İbrahim’i sorguya çektiler. Hz. İbrahim” Bunu yapsa yapsa şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorsa ondan sorun. ” dedi. Halk ”Ey İbrahim! Bunların konuşamayacağını sen de bilirsin” dedi. Bunun üzerine Hz. İbrahim onlara şöyle dedi: ” Öyleyse Allah’ı bırakıp da size bir fayda ve bir zarar veremeyen şeylere hala tapacak mısınız? Size de, Allah’tan başka taptıklarınıza da yuh olsun! Hiç akıllanmayacak mısınız?” Putları Hz. İbrahim’in kırdığı açıkça ortaya çıkmıştı. Nemrut, Hz. İbrahim ile kendisi konuşmak istedi. Nemrut ” Söyle bakayım, senin ibadet ettiğin ve halkı da ona ibadete çağırdığın Rabbin kimdir, onu gördün mü?” dedi. Hz. İbrahim ” Benim Rabbim, hem diriltir, hem de öldürür” diye cevap verdi. Nemrut ” Ben de öldürür ve diriltirim” dedi. Bunun üzerine Hz. İbrahim ” Allah, güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir, bakayım” deyince Nemrut şaşırıp kaldı. Nemrut bu mağlubiyeti hiç hazmedemedi. Onu bütün aleme ibret olacak şekilde öldürmek istiyordu. Büyük bir ateş yaktıracak ve Hz. İbrahim’i içine atıp yakarak öldürecekti. Korkunç ateşin yanına yaklaşmak imkansızdı. Yapılan bir mancınıkla Hz. İbrahim, ateşe atıldı. Hz. İbrahim, ateşe atıldığı anda Allah Teala, ateşe yakmama emrini verdi. Etrafı güllük gülistanlık oluverdi, birden. Nemrut’un bütün planı suya düştü. Artık Hz. İbrahim ile başa çıkamayacağını anladı. Daha sonra Hz. İbrahim, Mısır’a gitti. Mısır’dan ayrıldıktan sonra Kudüs yakınlarında bir bölgeye geldi ve bir mescit yaptı. Hz.İbrahim’in hanımı Sare’nin çocuğu olmuyordu. Hz. İbrahim, kendisinin yerine geçecek Salih bir evlat hasreti çekiyordu. Sonunda Sare, Hz. İbrahim’in hizmetçisi Hacer ile evlenmesine izin verdi. Bu evlilikten Hz. İsmail dünyaya geldi. Hz. İsmail’in dünyaya gelişinden sonra Sare ile Hacer’in arası açıldı. Sare, Hacer’i kıskanıyordu. Hz. İbrahim’den, Hacer’le İsmail’i alıp uzak bir yere götürmesini istedi. Allah Teala da, Sare’nin bu isteğini vahiyle teyid ederek izin verdi. Hz. İbrahim, oğlu İsmail ile Hacer’i yanına alarak bir meleğin rehberliğinde Mekke’ye gitti. Hz. İbrahim, onları bugünkü zemzem kuyusunun yakınında bir ağacın yanına bıraktı. O zamanlar oralar, ıssız bir vadi idi. Arazi tarıma elverişli olmadığı gibi suyu da yoktu. Hz. İbrahim, oğlu ile hanımı Hacer’in yanlarına b,r parça yiyecek bırakarak Şam’a dönmek için yola çıktı. Bir zaman sonra Hz. İbrahim, hanımı Hacer’i ve oğlu İsmail’i ziyaret etmek üzere Mekke’ye gelip onları iyi halde bulunca çok sevindi. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’den bir süre ayrı yaşadı. Sonunda Mekke’ye döndü ve Hz. İbrahim’in işaret ettiği yerde Kabe’yi inşa etmeğe başladılar. Hz. İsmail, yüksekçe bir taş getirdi. Hz. İbrahim, bu taşın üzerine çıkarak binayı inşa etmeye devam etti. İşte bu taş, Makam-ı İbrahim’dir. Hz. İbrahim, Kabe’nin inşaatını tamamladıktan sonra Makam-ı İbrahim üzerine çıktı, haccı ilan etti. Allah Teala, bu ilanı kıyamete kadar gelecek bütün insanların ruhlarına ulaştırdı. Hz. İbrahim, son olarak hanımı Sare ile birlikte gidip Kabe’yi ziyaret etti. Haccını yapıp tekrar Şam’a döndü. Hz. İbrahim, 175 yaşında vefat edip Halil şehrine defnedilmiştir.

Bir gün melekler insan suretinde gelerek Hz. İbrahim’i, bir oğulla müjdelediler. Hz. İbrahim ve hanımı Sare, ikisi de yaşlı olduklarından bu habere hayret etmişlerdi. Meleklerin haber verdiği gibi Sare, Hz. İshak’ı dünyaya getirdi. Halk da bu yaşlı insanların çocuğu olmasına şaştı kaldı. Ama takdir Yüce Allah’ındı. Hz. İshak, babasına çok benzerdi. Uzun boylu, kara gözlü ve buğday tenli olan Hz. İshak’ın yüzü gibi konuşması da çok güzeldi. Allah Teala, onu babasının vefatından sonra Şam ve Filistin halkına peygamber olarak gönderdi. Zaten o, babası hayatta iken Şam’da İlahi emirleri tebliğ etmekle meşgul oluyordu. Hz. İbrahim’in vefatından sonra yerine geçti, onun dininin esaslarını yaymaya başladı. Hz. İshak, babasının vasiyeti üzerine evlendiği Rifka ‘dan ikiz oğlu dünyaya geldi. Bunlar Hz. Yakub ve Ays idi. Hz. İshak, Hz. Yakub’un neslinden peygamberler gelmesi için dua etmiştir.

Hz. Lut, Hz. İbrahim’in yeğenidir. Hz. İbrahim’e ilk iman edenlerdendir. Hz. İbrahim, Filistin ve Kudüs topraklarında, Şam ve Mısır dolaylarında yaşıyordu. Hz. Lut’ta yanındaydı. Hz. İbrahim, bir gün ondan Sedamlulara gidip hakkı anlatmasını istedi. Hz. Lut, Sedam bölgesine gitti ve kendisine burada Allah tarafından peygamberlik verildi. Sedomlular, çok ahlaksız ve edepsiz bir milletti. Bumlar kadınlar yerine erkeklere karşı cinsel istek duyarlardı. Bu fiili açıkça işler ve yaptıkları ile gurur duyarlardı. İnsan haysiyet ve yaratılışına ters olan bu davranışları yüzünden Allah’ın lanetine uğradılar. Hz. Lut, yirmi dokuz yıl boyunca bu milleti hakka davet etti, ahlaksızlık ve zulümden vazgeçirmeye çalıştı. Peygamberlerinden ders alacaklarına onu yurtlarından çıkarmaya karar verdiler. Kavmi ile arası gittikçe açılan Hz. Lut, başlarına acıklı bir azabın geleceğini anlatmaya devam etti. Hz. Lut, bunun üzerine gelecek olan azaptan kendisinin ve müminlerin zarar görmemesi için Allah’a yalvardı. Cenab-ı Hak, Hz. Lut’un duasını kabul etti ve kavminin helaki için üç meleği görevlendirdi, üç parlak genç suretinde gönderdi. Hz. Lut’un karısı kavmiyle işbirliği içindeydi. Misafirlerin gelişini onlara haber verdi. Haberi alır alman Hz. Lut’un evine koştular. Hz. Lut, çok daraldı ve büyük bir sıkıntı içine düştü. Hz. Lut’u bu halde gören melekler kendilerini tanıttılar. Gecenin bir vaktinde hanımı hariç ailesi ve müminlerle beraber yola çıkmasını istediler. Hz. Lut ve müminler, kimse görmeden gece vakti şehirden uzaklaştılar. Sabah yaklaştığında Sedam ve Gomore üzerine gökten ateş yağmaya başladı. Cebrail(a.s.), kanadıyla şehrin altını üstüne getirdi. İnsanların üzerine ateşten pişirilmiş balçıktan taşlar yağıyordu. Yağan taşlar, vücutlarına isabet ettiği kişiyi tepeden tırnağa delip geçiyordu. Hz. Lut ve müminler, Mısır, Şam ve Ürdün taraflarına gittiler. Lut kavminin hayat sürdüğü şehirlere ”Mütefikat” denilir. Bunlar beş şehir olduğu ve buralarda dört yüz bin insanın yaşadığı rivayet edilir. Lut kavminin yaşadığı beldeler yerle bir olmuş ve bugün o beldelerin bulunduğu yer göl haline gelmiştir. Hatta Nasa yetkilileri, uzaydan bu gölün altında iki şehrin varlığından söz ederler.

Hz. Yakub, halkı 50 yıl Allah’a imana ve ibadete davet etti. Hz. Yakub, önce dayısının kızı Lamia ile, onun ölümü üzerine dayısının küçük kızı Rahil ile evlendi. Rahil’den Hz. Yusuf ile Bünyamin doğdu. Hz. Yakub’un iki hanımı ve iki cariyesinden toplam on iki oğlu oldu. Hz. Yakub’un oğulları içinde en küçükleri ve en sevimlisi Yusuf idi. Hz. Yakub’un lakabı İsrail idi. Bu yüzden oğullarına da İsrailoğulları manasında ”Beni İsrail” dendi.

Hz. Yusuf, ahlak güzelliği yanında yakışıklılık olarak da eşsiz bir insandı. Hz. Yakup, Hz. Yusuf’a ayrı bir şefkat ve sevgi besliyordu. Yusuf’un kardeşleri, babalarının onu çok sevdiğini görünce kıskandılar. Bu arada Hz. Yusuf, bir rüya görmüştü. Rüyasında 11 yıldızın, güneş ve ayın kendisine secde ettiğini gördü. Rüyasını babasına anlattı. Yusuf, o vakitler 12 yaşındaydı. Babası rüyasını kimseye anlatmamasını söyledi. Hz. Yusuf’un rüyasında gördüğü 11 yıldız, kardeşlerine; güneş, babasına; ay da annesine işaret ediyordu. Böylece Allah’ın, Hz. Yusuf’u, onlara üstün kılacağı anlaşılıyordu. Diğer kardeşler, her nasılsa bu rüyayı duydular. Bunun için bir an önce Yusuf’u ortadan kaldırmayı planladılar. Babalarından izin alarak Yusuf’u götürdüler. Biraz oynadıktan sonra onu bir kuyuya atıverdiler. Arkasından da bir kuzu kesip kanını Yusuf’un gömleğine bulaştırdılar. Akşamüstü ağlayarak babalarının yanına geldiler. Yusuf’u bir kurdun yediğini söylediler, kanlı gömleği göstererek ispata kalkıştılar. Fakat babaları inanmamıştı. Mısır’a gitmekte olan bir yolcu kafilesi kuyunun yanında konakladı. İpi kuyuya salınca Hz. Yusuf’u ipe sarılmış olarak çıktığını gördüler. Yusuf’u götürdüler, Mısır köle pazarına çıkardılar. Mısır Hazine Bakanı ile hanımı Züleyha, Yusuf’u satın aldılar, evlerine götürdüler. Çocukları da yoktu. Hz. Yusuf, gençlik çağına gelmişti. Allah Teala, ona peygamberlik görevi vermişti. Çok güzel ve yakışıklı bir gençti. Züleyha, ona karşı ayrı bir duygu beslemeye başladı. Sarayda kimsenin olmadığı bir gün, Hz. Yusuf’u kendisine davet etti. Hz. Yusuf, Allah’tan korktuğunu söyledi ve ayrıca efendisine böyle bir ihanette de bulunamazdı. Züleyha, maksadına ulaşamayınca yine kimsenin olmadığı bir günde Hz. Yusuf’u kovaladı, yakalayınca da kendine doğru çekti. Gömleğinden tuttu. Hz. Yusuf, kaçınca gömleği yırtıldı. Bu arada Züleyha’nın kocası ile amcası karşılarına çıktı. İlk anda mahcup oldu; ama hemen Hz. Yusuf’u suçlamaya başladı. Cezasının da zindan olduğunu söyledi. Büyük bir töhmet altında kalan Hz. Yusuf, insaflı ve akıllı biri olan Züleyha’nın amcasının sözleriyle rahatladı. Eğer Hz. Yusuf’un gömleği, önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyordu, o yalancıydı. Gömleği arkadan yırtılmışsa o zaman kadın yalan söylemiş, o doğru söyleyenlerdendi. Hz. Yusuf’un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, kocası Züleyha’yı azarladı. Bu hadiseyi ne kadar saklamak isteseler de, yayılmasına engel olamadılar. Her tarafı dedikodu sardı. Saraya yakın kadınlar, Züleyha’yı kınadılar. Züleyha, çok sıkıldı. Kendisini mazur göstermek için bir plan yaptı. Dedikodu yapan kadınları saraya çağırdı. Onlara bir sofra hazırlattı ve ellerine birer bıçak verdi. Misafirler önlerindeki meyveleri soymaya başladıkları sırada , Hz. Yusuf, içeri girdi. Kadınlar, Hz. Yusuf’un güzelliğini görünce kendilerinden geçtiler, meyve yerine ellerini doğradılar. Züleyha, kendini haklı göstermişti böylece. Züleyha, Hz. Yusuf’u zindanda çürümekle tehdit etmeğe başladı. Hz. Yusuf için iki yol vardı. Ya Züleyha’nın teklifini kabul edip günah işleyecek veya zindana girecekti. O, zindanı tercih etti. Züleyha, Hz. Yusuf’un bir müddet zindana atılmasını teklif etti. Hz. Yusuf için zindan günleri başladı. Hapiste iki mahpus vardı. Biri hükümdarım ekmekçisi, diğeri de şerbetçisi idi. Bir iftira üzerine hapse atılmışlardı. Bir gün gördükleri rüyaları yorumlatmak üzere Hz. Yusuf’a geldiler. Birisi, şaraplık üzüm sıktığını; diğeri de başının üstünde ekmek taşıdığını ve kuşların o ekmekten yediğini; görmüştü. Hz. Yusuf, rüyalarını şöyle tabir etti: ” Ey benim iki zindan arkadaşım! Biriniz zindandan çıkacak ve efendisine şarap sunacaktır. Diğeriniz ise asılacak ve başından kuşlar yiyecektir. ” Bu iki genç zindandan çıkarılırken, Hz. Yusuf, kurtulacağını tahmin ettiği gençten, efendisinin yanında kendisinden bahsetmesini istedi. Ekmekçi idam edilmiş, şerbetçi de sarayda şerbet dağıtmaya başlamıştı. Fakat şeytan ona Hz. Yusuf’tan efendisine bahsetmeyi unutturdu. Bu yüzden bir müddet daha zindanda kaldı. Bir gün kral bir rüya gördü. Rüyasında yedi zayıf inek, yedi semiz ineği yemekteydi. Ayrıca yedi yeşil başak ile bir o kadar kuru başak görmüştü. Kral, rüyasını yorumlatmak için vezirlerini çağırttı. Ancak vezirler tabir edemediler. O sırada şerbetçinin hatırına Hz. Yusuf geldi ve ona rüyayı anlattı. Hz. Yusuf, rüyayı yorumladı. Rüyanın yorumunu öğrenen kral, Hz. Yusuf’u zindandan çıkarmak istedi, fakat Hz. Yusuf, suçsuzluğu ispat edilmeden çıkmak istemedi. Bunun üzerine başta Züleyha; diğer Mısır kadınları Hz. Yusuf’un suçsuz olduğunu itiraf ettiler. Sonunda Hz. Yusuf, zindandan çıktı. Kıral, Hz. Yusuf’u Hazine Bakanlığı’na getirdi ve eski Hazine Bakanı olan kocası ölen Züleyha’yı da Hz. Yusuf ile evlendirdi. Mısır halkı, Hz. Yusuf’un güzel idaresi ile fazla bir sıkıntı çekmedi. Şam ve Kenan halkı, akın akın Mısır’a gelip buğday istiyordu. Bu arada Hz. Yusuf’un kardeşleri de erzak almak için Mısır’a geldiler. Hz. Yusuf, kardeşlerini tanıdı ama belli etmedi. Hz. Yusuf, kardeşlerine zahireyi teslim etti ve diğer gelişlerinde kardeşleri Bünyamini de getirmelerini istedi. Bir dahaki gelişlerinde Bünyamini de beraberlerinde getirdiler. Hz. Yusuf, ona kendini tanıttı. Bünyamin’i, Hz. Yusuf’un yanında bırakmak zorunda kaldılar. Babalarını ısrarı üzerine tekrar Mısır’a gidip Bünyamin’i istediler. Bu sırada Hz. Yusuf, kardeşlerine kendisini tanıttı. Daha sonra Hz. Yusuf’un daveti üzerine Yakub hanedanı Kenan’dan Mısır’a göç etti. Hep beraber Hz. Yusuf’un yanına girdiklerinde, Hz. Yusuf, anne ve babasını kucaklayıp yanına aldı. Hz. Yusuf’a kavuştukları için anne ve babası ile kardeşleri secdeye kapandılar. Böylece Hz. Yusuf’un rüyası gerçekleşmiş oldu. Hz. Yusuf, vefat ettiğinde 120 yaşındaydı. Cenazesi mermer bir tabut içinde Nil’in güzergahına defnedildi. Daha sonra Halil şehrine getirildi.

Hz. Yunus’un türbesi Halil şehri yolu üzerinde yüksekçe bir tepede kurulu olan Halhul kasabasında kendi adına yapılmış olan caminin içinde bulunmaktadır. Hz. Yunus, Hz. Yakup’un oğlu Bünyamin’in neslinden gelmektedir. Hz. Yunus, annesinin yaşadığı Remle beldesinde ikamet ederken daha sonra Kudüs’e yerleşti. Allah, Hz. Yunus’u, peygamber olarak Musul yakınlarında bulunan, inançları bozulmuş ve putlara tapmaya başlamış olan Ninova halkına gönderdi. Bu sırada 30 yaşındaydı. Allah’ın birliğine inanmalarını sağlamak üzere tam 33 yıl çalıştı. Ne var ki, bu müddet içinde kendisine sadece iki kişi iman etti. Kavminin imana gelmesinden ümidini kesince beddua etti. Hz. Yunus, döndü, 37 gün daha imana çağırdı, fakat yine inanmadılar. Hz. Yunus, onları azapla korkuttu. Hz. Yunus, azabın geldiğini anlayınca aralarından ayrılıp gitti. Dumanlar çıkaran simsiyah bulutlar her tarafı kaplamaya başladı. Kavmi tevbe etmeye karar verdi. Allah da dualarını kabul ederek azabı üzerlerinden kaldırdı. Hz. Yunus, kavminin tevbe edip azaptan kurtulduklarından habersizdi. Yıllardan beri kavmini imana davet ettiği halde iman etmemelerine kızan Hz. Yunus, İlahi izin almadan kavmini terk etmişti. Bindiği bir gemiden denize atıldı ve balık tarafından yutuldu. Balığın karnında tevbesi ve duası kabul olunca ıssız bir sahile atıldı. Orada sağlığına kavuştu. Daha sonra tekrar kavmine dönerek onları irşat etti. Hz. Yunus, ömrünün sonuna doğru Kudüs’e, oradan Halil’e geldi ve şu anda türbesi bulunan Halhul’da Hicretten 1533 sene önce vefat etti. Yunus Camii, ilk olarak H. 623 yılında Eyyubiler zamanında yapılmıştır.

İsrailoğullarının, Amalika kavmiyle yaptıkları savaşta Hz. Davud, düşman ordusunun zorba komutanı Calut’u öldürdü. Hz. Davud, Hz. İbrahim’in soyundan gelmektedir. Gür ve güzel sesli olan Hz. Davud, temiz kalpli, anlayışı kuvvetli ve güzel yüzlü idi. Çobanlık yapan, iyi silah kullanan cesur bir gençti. Hz. Davud’un, içinde bulunduğu ordunun komutanı Talut, Hz. Davud’un, Calut’u öldürmesine mükafat olarak, onu kızı ile evlendirdi. Ayrıca Talut, vefat ettikten sonra devletin başına Hz. Davud’un geçmesini vasiyet etti. Bir müddet sonra Allah Teala, ona saltanat yanında peygamberlik nimetini de verdi. Hz. Davud, hemen bir ordu kurdu ve bütün Kenan illerini fethetti. Kudüs’ü başkent yaptı. Hz. Davud’a Zebur isimli İlahi kitap indirilmiştir. Zebur, dört büyük kitaptan biridir. İçinde 150 sure olup, helal, haram ve cezalara dair hükümler yoktur. Daha ziyade vaaz, nasihat ve kıssalardan ibarettir. Zebur, Hz. Davud’a Ramazan ayında ve İbrani dilinde nazil olmuştur. Önceleri bir kayalık olan Mescidi Aksa’nın yerini ilk satın alıp duvarlarını ilk yükselten Hz. Davud’dur. Fakat mescidin duvarları yükseldikten sonra yıkılmış ve tamamlanması için Hz. Davud’un ömrü yetmemiştir. Mescidi tamamlamayı, oğlu Hz. Süleyman’a vasiyet etmiştir.

Hz. Süleyman, babası Hz. Davud vefat ettiğinde 12 yaşındaydı. Babasının maddi ve manevi mirasına sahip oldu. Hz. Davud, vefat edeceği sırada oğlu Süleyman’a Beytü’l- Makdis’i tamamlamasını vasiyet etmişti. Hz. Süleyman, hükümdarlığının dördüncü yılında binanın yapımına başladı. Hz. Süleyman, Mescidi Aksa’yı inşa için insanlardan ve cinlerden pek çok sanatkar ve işçiyi davet edip getirmişti. Hz. Süleyman’ın emrine sadece insanlar değil, cinler, kuşlar ve rüzgar da verildi. Hz. Süleyman’ın saltanatının haşmetini gösteren en büyük güç, muhteşem ve disiplinli ordusu idi. Hz. Süleyman, içinde bulunduğu saltanat ve nimetle birlikte kırk yıl saltanat sürdü. Hz. Süleyman’ın vefatı ile cinlerin gaybı bilmedikleri gerçeği ortaya çıktı. Hz. Süleyman, bir gün asasına dayanmış cinlerin çalışmasına nezaret ediyordu. O vaziyette ruhunu teslim etti. Ama görünüşte hiç belli olmuyordu. Cinler, onu hala hayatta sanıp ağır ve meşakkatli işte çalışmalarını sürdürüyorlardı. Bu durum günlerce devam etti. Bu arada bir ağaç kurdu, Hz. Süleyman’ın asasını kemirdi. Asa kırılınca Hz. Süleyman’ın yere yığıldığını gördüler. Ancak o zaman insanlar ve cinler Hz. Süleyman’ın çok önce vefat ettiğinin farkına vardılar.

Hz. Musa’nın doğumundan önce Firavun korkulu bir rüya gördü. Firavun bütün sihirbaz, kahin ve falcılarını topladı, rüyasını yorumlamalarını istedi.Rüyadan çıkarılan sonuç şuydu: İsrailoğullarından doğacak bir çocuk Firavun’un tahtını elinden alacak, dinini değiştirecekti. Bunun üzerine Firavun, korkunç emri verdi. ” İsrailoğullarından doğacak bütün erkek çocukları öldürülsün!” Hz. Musa, Hicretten 2348 sene önce dünyaya geldi. Hz. Musa’nın annesi, doğum yaklaştıkça büyük bir heyecan ve sıkıntı içine girmişti. Allah Teala, ona, doğacak çocuğu emzirmesini ilham etti. Başına bir şey gelmesinden korktuğunda da onu sandık içinde Nil nehrine bırakmasını, korkmamasını bildirdi. Hz. Musa’nın peygamber olacağını haber verdi. Musa, sarayın hizmetçileri tarafından nehirde bulundu ve Firavun’un hanımı çocuğu sahiplendi. Firavun’un hanımı Asiye, saliha bir kadındı. Hz. Musa, peygamberliğini açıkladığında ona iman edecek ve Firavun tarafından şehit edilecekti. Hz. Musa’ya bir süt anne aranıyordu. Fakat o, getirilen kadınların hiç birini emmiyordu. Böylece Allah Teala, lutfu ile annesini Hz. Musa’ya kavuşturmuştu. Hz. Musa, Firavun’un sarayında bir prens gibi yaşıyordu. Hz. Musa, 18- 20 yaşlarına geldiğinde Allah Teala, ona peygamberlik verdi. Bir gün Hz. Musa, şehirde İsrailoğullarından birisi ile bir Kıptinin kavga ettiğini gördü. Mısırlı hasmına saldırdığı sırada Hz. Musa, bir yumrukla Kıptiyi yere serdi. Bu darbe ile Mısırlı ölüverdi. Oysa Hz. Musa’nın niyeti onu öldürmek değildi. Allah Teala, istemeyerek işlediği bu cinayetten dolayı onu affettiğini bildirdi. Ertesi gün, Hz. Musa’nın bir gün önce kendisine yardım ettiği İsrailoğullarından olan adam, Hz. Musa’yı ele verdi. Firavun’un askerleri Hz. Musa’yı aramaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Musa, Mısır’ı terk ederek bilinmeyen bir yöne doğru yürümeye başladı. Bu istikamet, Hz. Şuayb’ın memleketiydi. Medyen suyu başına vardığında kalabalığa karışmayıp, geride duran iki kızı fark etti. Onlara yardım etti, sürülerini suladı. Hz. Şuayb, kızlarına yardım eden delikanlı ile tanışmak istedi ve onu davet etti. Hz. Musa, Mısır’da başına gelenleri anlattı. Hz. Şuayb, çalışması karşılığında kızlarından birisi ile evlenmesini teklif etti. Anlaşma müddeti sona erence Hz. Musa, hanımını ve çocuklarını alarak Mısır’a doğru yola çıktı. Tur dağı civarına geldiklerinde ve ateşe ihtiyaçları varken uzakta bir ağaçtan çıkıp göğe doğru yayılan bir nur gördü. Onun yanına geldiğinde bir nida işitti” Ey Musa! Muhakkak ki, Ben senin Rabbinim. Şimdi ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, mukaddes Tuva vadisindesin.” Rabbinin yüce huzurunda bulunmanın heybetinden Hz. Musa adeta ölü gibi hareketsiz hale geldi. Bir melek göndererek Allah Teala, onun kalbini güçlendirdi. Allah Teala, kendisini peygamber seçtiğini bildirdi. Bunun üzerine Hz. Musa, asa ve beyaz el gibi İlahi mucizelerle donatıldıktan sonra kendisine Firavun’a gitmesi emrolundu. Gidilecek kişi, yeryüzünün en zalim, en cebbar ve hunhar birisiydi. Bu yüzden Hz. Musa, dua ederek Allah Teala’nın yardımını diliyor ve kardeşi Harun’u da yanında arkadaş istiyordu. Hz. Musa ve Harun, Firavun’a gittiler ve ona hakkı tebliğ etti. Firavun, ikna olmayınca Hz. Musa, elindeki asayı yere attı, koskoca bir yılan oluverdi. Firavun çok korktu ve İsrailoğullarını serbest bırakacağına söz verdi. İkinci mucize olarak da elini koynuna sokup çıkardı, bakanların gözlerini kamaştıran bembeyaz bir nur kesildi. Firavun, Hz. Musa’yı usta bir sihirbaz zannetti ve memleketin en usta sihirbazlarını saraya çağırdı. Sihirbazlar toplandı. Önce onlar sihir yaptılar, hazırladıkları sihir aletlerini yerlere atınca öteye beriye koşuşan yılanlar oluverdiler. Hz. Musa, bir anlık bir korku hissetti. ” Korkma! Üstün olan sensin” İlahi hitabıyla bütün korkusu gitti. Hz. Musa, Allah’ın emri ile asasını yere attı. Asa yere değer deymez, bir anda korkunç bir ejderha halini aldı. Yılan şeklindeki sihir aletlerini bir bir yutmaya başladı. Bu bir mucize idi. Allah2ın sadece peygamberlerine nasip ettiği bir mucize. Bunu en iyi anlayanlar da şüphesiz ki, sihirbazlar oldu. Hemen secdeye kapandılar ve iman ettiler. Firavun, deliye döndü ve ilahlık davasından vaz geçmedi. Firavun’un baskıları tesirli olmuş, İsrailoğullarından pek az kimse Hz. Musa’ya iman etmişti. Hz. Musa ise müminlerin imanını kuvvetlendirmek için telkinlerde bulunuyor ve Vadedilen Topraklar olan Ürdün, Filistin ve Şam taraflarına yeniden kavuşacaklarını vaat ederek dayanmalarını istiyordu. Hz. Musa’nın Mısır’daki mücadelesi sona ermişti. Bu inatçı kavme hiçbir söz tesir etmiyordu. İsrailoğullarının Mısır’dan çıkıp gitmesine Firavun’un müdahale edebilecek gücü kalmamıştı. Allat Teala, Hz. Musa’ya kavmini geceleyin yola çıkarmasını emretti. Firavun ve askerleri tarafından takip edilecekleri de kendisine vahy edildi. Firavun, Hz. Musa’nın peşine düştü. Hz. Musa ve beraberindekiler, Kızıldeniz kenarına vardıklarında Firavun da iyice yaklaşmıştı. Gerçekten kurtuluş ümitlerinin bittiği görünüyordu. Hz. Musa, böyle bir anda denizden geçmekle emrolundu ve asası ile denize vurdu. Deniz açılınca yürümeye başladılar. Firavun atını denize sürdü. Deniz Firavun ve ordularının üzerine kapanmaya başladı. O sırada Furavun iman etti. Böylece Firavun ve zalim ordusundan tek fert kalmamak üzere, hepsi boğulup cezalarını bulmuştu. Ölüm anındaki iman makbul değildir. Ancak Firavun’un makbul olmayan bu imanının karşılığını Allah, dünyada vermiş ve onun cesedini kurtaracağını bildirmiştir. Kuran’ın mucize olarak verdiği bu habere uygun olarak, Firavun’un cesedi asırlar sonra bulunmuştur ve halen Londra’daki British Museum’da teşhir edilmektedir. İsrailoğulları, Kızıldeniz’i geçtikten sonra artık Firavun’un zulmünden kurtulmuş ve hürriyetlerine kavuşmuşlardı. Onları yeni ve zorlu bir mücadele daha bekliyordu. Çünkü geldikleri yerin halkı da zorba ve güçlü bir kavim idi. Hz. Musa, onların Mukaddes Topraklara gideceklerini vaat etti. Ancak bu kavmi dize getirdikten sonra bu yerlerin sahibi olabileceklerini bildirdi. O tarihte Mukaddes Topraklar üzerinde kurulu üç şehir vardı. Bunlar; Eriha, Nablus ve Kudüs’tü. Eriha’ya yakın bir yerde konakladıklarında Hz. Musa, İsrailoğullarından Mukaddes Topraklara girmelerini, düşmandan korkup da geri dönmemelerini istedi. Hz. Musa’ya itiraz ettiler. ” Sen ve Rabbin gidin, onlarla şavaşın” diyecek kadar alçaldılar ve insanlıktan çıktılar. Halbuki Allah’ın ihsanını gözleri ile görmüşlerdi. Hz. Musa bu sapıklık karşısında Allah’tan kendi ve Harun ile yoldan çıkmış kavmin arasını ayırmasını istedi. Bu isyanları üzerine Mukaddes Topraklar, İsrailoğullarına kırk yıl müddetle haram kılındı. Hz. Musa’nın bedduası sebebiyle İsrailoğulları, kırk yıl Mukaddes Topraklara girememiş, yersiz yurtsuz kalmışlardır. Mukaddes Topraklara girmek ancak Hz. Musa’ya isyan edenlerin çocuklarına nasip olmuştur. İsrailoğulları isyanları sebebiyle Tih çölünde yaşamaya mahkum edildiler. Çöl hayatı, açlık, susuzluk demekti. Bu yüzden Hz. Musa’ya boyun eğerek, emirlerine karşı gelmemek üzere söz verdiler. Hz. Musa, mucizevi asasını bir kayaya vurarak onlar için pırıl pırıl sular fışkırttı. Üstelik güneşin yakıcı sıcağını perdeleyen ince bir bulut belirdi. Allah Teala, ayrıca gökten kudret helvası ile taze bıldırcın eti göndererek açlıklarını giderdi. Hz. Musa’ya Tevrat nazil oldu. İsrailoğulları, bütün emirlere riayet edeceklerine dair hep birden söz verdiler. Zaten buna mecburdular. Zira Tur Dağı, başlarının üzerinde her an düşüp hayatlarına son verecek şekilde duruyordu. Hz. Musa, kardeşi Harun’un vefatından sonra üç yıl daha yaşadı. Hz. Musa, kavmini Lut Gölü’nün güneyine götürdü. Daha sonra Şeria nehrinin kenarına vardılar.

Hz. Zekariya’nın soyu, Hz. Süleyman, Davud ve Yakub’a(a.s.) dayanır. Kendisi peygamber oğullarından olduğundan Beytü2l Makdis’te vahiy katipliği yapardı. Zaten peygamber neslinden gelip de Mescidi Aksa’nın hizmetinde bulunmayan kimse yoktur. Hz. Zekeriya, Hz. Musa’nın şeriatı ile amel etmiştir. Hz. Zekeriya’nın hanımı, Hz. Meryem’in teyzesiydi.

Hz. Meryem’in sülalesi, saltanat ve dinde önde gelen bir sülaleydi. Babasını adı İmran; annesini ismi Hanne’dir. Hanne, yaşlandığı halde, henüz çocuk sahibi olamamıştı. Annelik duyguları kabaran Hanne’nin içinde şiddetli bir çocuk edinme hissi uyandı. Allah’tan bir çocuk istedi. Allah Teala, onun içten yaptığı duasını kabul etti. Hanne, hamile kaldığını anlayınca çok sevindi. Rabbinin bu büyük lutfuna karşılık çocuğunu Mescidi Aksa’ya adadı. Ancak o sıralarda Mescidi Aksa’daki din hizmetlerine sadece erkek çocuklar alınabiliyordu. Hanne, çocuğunu dünyaya getirmeden önce adamıştı. Bundan çocuğunun erkek olmasını istediği ortaya çıkıyordu. Çocuğuna Meryem ismini verdi. Adağını yerine getiremeyeceğini anlayınca üzüldü. Annesi, kız da olsa Hz. Meryem’in Mescidi Aksa’da adağı gereği bulunmasını arzu ediyordu. Başlarında Hz. Zekeriya’nın olduğu mescidin din adamları, Hanne’nin ricasını geri çevirmediler. Hz. Meryem’i kimin himaye edeceği hususunda çekilen kura Hz. Zekeriya’ya çıktı. Hz. Meryem, kendi başına oturup kalkacak yaşa geldikten sonra Hz. Zekeriya, ona Mescidi Aksa’da bir bölme yaptırdı. Yiyeceğini içeceğini, bizzat kendisi getiriyordu. Fakat her defasında yanında türlü türlü yiyecekler görüyordu. Hz. Zekeriya, bunları gördükçe çocuğun sıradan biri olmadığını anlıyor, ona karşı daha büyük bir dikkat ve ihtimam gösteriyordu. Hz. Meryem’e gelen yiyecekler, Allah katındandı. Hz. Meryem, kendisini öylesine ibadete vermişti ki, onun benzeri yoktu. Melekler, kendisine hitap ediyor, müjdeler veriyordu. Hz. Meryem, epeyce büyümüştü. İffet ve namusuna olan düşkünlüğü sebebiyle de çevresine bir perde germiş, onun içinde ibadet ediyordu. Bu sırada Cebrail(a.s.), insan suretinde gelerek Hz. İsa’yı müjdeledi. Hz. Meryem, hayrete düştü. Çünkü Hz. Adem zamanından beri devam eden bir usulün dışında bir çocuk dünyaya getirecekti. Hz. Meryem’in bunu hayretle karşılamasının bir başka sebebi de insanların bu işi nasıl karşılayacağı ve kendisi hakkında neler söyleyecekleri endişesiydi. Babasız bir çocuğu dünyaya getirdiğine kimi, nasıl inandıracaktı? Cebrail(a.s.), bu konuşmadan sonra Hz. Meryem’e doğru nefes ederek ayrılıp gitti. Hz. Meryem, o sıralarda 15 yaşındaydı. Bir müddet sonra hamile olduğu belli olmaya başladı. Dedikodular da başladı. Hz. Meryem gibi iffetine düşkün, namusunu korumakta titiz bir kadın için bu dedikoduların ne derece üzücü olduğu açıktır. Hz. Meryem, konuşulanlara dayanamayıp, insanların gözünden uzak bir yere çekildi. Nihayet Hz. İsa, dünyaya geldi. Doğumdan 40 gün sonra kavmine döndü. Onu kucağında çocuğu ile gören kavmi, tahmin ettiği gibi kınamaya ve ona ağır sözler söylemeye başladılar. Hz. Meryem, kendini ayıplayan kavmine karşı hiç ses çıkarmadı. Onlara beşikteki oğlunu işaret etti. Fakat birden ummadıkları bir mucize oldu. Annesinin işareti ile beşikteki çocuk, dile geldi ve konuştu ” Ben Allah’ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı.” Masum annesini, Allah, kundaktaki çocuğun konuşması ile temize çıkarıyordu. Bu sözleri söylediğinde Hz. İsa, kırk günlüktü. Bundan sonra susmuş, bir daha da konuşma yaşına ulaşmadan konuşmamıştı.

Hz. İsa’dan bahseden bütün ayetlerde ismi, ” Mesihu’bnu Meryem”, Meryem oğlu İsa olarak geçmektedir. Kuran, bu veciz ifadesiyle, Hz. İsa hakkında söylenen iddiaları reddetmektedir. Çünkü Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesini olduğundan fazla büyüterek, ona, Allah’ın oğlu demişlerdir. Buna karşı Yahudiler de babasız doğduğunu reddetmişlerdir. Hz. İsa’nın beşikte konuşması Yahudileri bir müddet susturdu. Çok geçmeden dedikodular yine başladı. Hatta bu hususta Hz. Zekeriya’yı suçlayarak, bütün halkı aleyhine kışkırtıyorlardı. Yapılan bu iftira ve tahrikler, Hz. Zekeriya’nın şehid edilmesine kadar vardı.Bununla da kalmayarak Hz. Yahya’yı da şehid ettiler. Hz. Zekeriya’nın öldürülmesinden sonra kendisine de saldıracaklarını anlayan Hz. Meryem, Allah’ın emri ile oğlu Hz. İsa’yı yanına alarak Şam tarafına gitti. Şam’ın Nasıra köyünde Halil Dağı’na yerleşti ve Hz. İsa, otuz yaşına kadar oradan ayrılmadı. Hz. İsa, 30 yaşına girdiğinde İsrailoğullarına peygamber olarak gönderildi. Hz. İsa, peygamberlik vazifesini alır almaz, İsrailoğullarını imana davet etmeye başladı ve onları doğru yola çağırdı. Hz. İsa, halkın mucize isteği üzerine Rabbinin izni ile birtakım mucizeler göstermiştir. Onun en mühim mucizesi, zamanında revaç bulan hastalıkların tedavisi olmuştur. Bundan daha büyük bir mucize olarak ölüleri diriltiyordu. Anadan doğma ama olanları, vücuttaki deri hastalıklarını iyileştirirdi. Hz. İsa’nın bir başka mucizesi Allah’ın izni ile gaybdan haber vermesiydi. İsrailoğulları, gün geçtikçe Hz. İsa’nın davetine karşı inat edip, hırçınlaşıyorlardı. Hatta onu öldürmek için planlar yapıyorlardı. Hz. İsa, onların bu durumunu fark edince havarilerini topladı ve dinine yardım etmeleri için onlardan kesin söz aldı. İsrailoğulları, Hz. İsa’yı öldürme planlarını yürürlüğe koydular. Fakat kendilerini bekleyen İlahi tuzaktan haberleri yoktu. Bu sırada Allah, onların hilesini Hz. İsa’ya bildirdi ve onu semaya yükseltti.

İbranice ”Ekmek Evi” anlamına gelen Beytülahm, Kudüs’ün 10 km. güneyinde yer alır. Filistin Özerk Bölgesine aittir. İncil’e ve Müslüman coğrafyacılara göre Hz. İsa burada dünyaya gelmiştir. Yine Hıristiyanlarca Hz. Davut ve Hz. Süleyman’ın türbeleri de buradaki mağaradadır. Beytüllahm, tarih boyu hiçbir şekilde zarar görmedi. 400 sene kadar Osmanlı idaresinde kaldı. Burada, nerede ise bütün Hıristiyan mezheplerinden insanlar vardır. Özellikle şehir, Hz. İsa’nın doğumu( Christmas) kutlamalarında dünya Hıristiyanları tarafından ziyaret edilir. Hz. Meryem, Hz. İsa’ya hamile kalınca askerlerin ve çevrenin verdiği rahatsızlıktan dolayı Beytülahm’e göç eder. Burada bir mağaraya girer, tek başına yaşar. Doğumdan sonra da tekrar Kudüs’e döner. Bizans İmparatorunun annesi Helena, mağaranın üzerine ”Meryem Kilisesi” adıyla M.S. 333 yılında bir kilise yaptırmıştır. Kilisenin içinde sol tarafta bir boşluk vardır. Bu boşlukta Hz. Ömer, bir yolculuk esnasında namaz kılmıştır. Bu bölümden Hz. İsa’nın doğduğu yere merdivenle inilir. Hz. İsa’nın doğduğu yer, büyükçe gümüş bir yıldız ile işaretlenmiştir. Beytülahm’in %70’i Müslüman, %30’u Hıristiyan’dır.

Halil denilince hemen akla Halil İbrahim Peygamber(a.s.) gelir.Hz. İbrahim’in ömrünün son yıllarını geçirdiği yerdir Halil.Aynı zamanda türbesi de buradadır. El- Halil, Kudüs’e 32 km. uzaklıkta güneybatıya düşer. Filistin bölgesinin Batı Şeria tarafında yer alır. Halil İbrahim bereketi meşhurdur. Bereketin kaynağı da verimli arazidir. Şehrin her tarafı bağlık bahçeliktir. Bahar ve yaz mevsiminde her taraf yem yeşildir. Üzüm bağlarıyla tanınır. Şehir, M.Ö. ikinci bin yılın ilk yarısında Kenaniler tarafından kurulmuştur. Şehre şimdilerde ”Hebron” denilmektedir, bu da ” Halil” manasında ” Dostluk, arkadaşlık, birlik, beraberlik” demektir. Halil, her üç semavi dince mukaddes kabul edilir. Çünkü bütün dinler, Hz. İbrahim’i kendilerinden bilirler. Kuran’a göre ise, İbrahim(a.s.), ne Yahudi, ne Hıristiyandır. O, sadece Hanif bir Müslümandır.

Yorumları Göster